Yako-chan'ı görmeye gittim bugün; elimde çiçeğim, "どうも ありがとう
ございます" demek için. Lakin ondan önce Seda'ya uğradım. Uğradım? Evine gittim işte, belki görürüm diye. Unuttum, atlattım -getting over it'in niye güzel bi karşılığı yok- diyordum ama son bir iki haftadır çok çok çok fazla düşünüyorum onu. Resimlerini görüyorum, yazdıklarını okuyorum -al sana modern zamanlar sorunu, yanından gitse de hâlâ görebiliyorsun- işime geldiği gibi yorumluyorum, o son bağlantıyı koparamıyorum, ne bok yesem bilmiyorum.
(Arda'dan da ayrılmış olsa gerek -stalker instinct-. İsme bak, Arda. Gerizekalı Arda, hadi ben elimden kaçırdım, sen nasıl bok ettin olayı merak ediyorum. Göt Arda.)
Bugün dayanamadım artık. Zaten 'dude' falan yazmış... neyse işte. Kızım neden sabahın dördünde ayaktasın? Kim seni unutmayan? (Aaaa Freud'yen parmak sürçmesine bak, 'uyutmayan' yazacaktım. Tamam ulan, unutamadım işte, kabul ediyorum. Göt Freud.) O mısraları kimin için söylüyorsun? İşte böylesi bir dellenme ile beraber çıktım evden. Bir Mavi Gül alacağım, imza çiçeğim olsun diye uğraşmıştım, onu görünce benim getirdiğimi -eh gidip de evde bulamamak da var- anlar diye umuyorum. Da niye kimse üretmiyor lan Mavi Gül. Kime sorduysam yok. Sonunda bir kırmızı gül aldım, not olarak da "I'm Blue" yazarım diye düşündüm. Zaten güzel ingilizcemizde 'blue' da hüzünlü, üzgün gibi mânâlara geliyor, oh ne âlâ. Fakat notu yazınca çok salakça geldi bi an. Hayır gül olsa mavi tamam, "Hasretinden blue oldum" filan denebilir. Bu ne amk?
Sonrasında kendi kendine yazmaya devam etti not; "I'm blue, 'cause I missed you". Öyle baktım kağıda. Hmmm buymuş demek. Beraber olduğumuz zamanlar, hızlıca akıverdi gözümün önünden. Sesini, gülümsemesini, yan yana yattığımız anları ama en çok saçının kokusunu özledim. Simsiyah saçları, kül gibi kokar. Kaliteli bi skoç gibi, içini yakar.
Bu noktadan sonra herhangi bir geri dönüş olamazdı zaten. Yürüdüm evine. Kapıya geldiğimde ter içindeyim ama daha çok heyecandan, güneşe ayıp olmasın. Zilini hatırlayamadım önce. Üzüldüm bir zamanlar bir başka heyecanla geçtiğim bu kapıya bu kadar yabancılaşmaya. Neyse efendim, gerekirse basarız tüm zillere, öyle gireriz içeri. Nitekim 9 numaradan hoş bir teyze beni 'Ebru' zannedip açtı kapıyı. Kendisine özürlerimi sunup çıktım yukarı. Bıraktım pek yalnız görünüşlü, mavi olduğunu söyleyen ama kırmızı olan salak gülü, kapısına.
No comments:
Post a Comment